Karanlık Psikolojinin İzleri

Kötülük nedir? Şiddet, zorbalık, yalan söyleme, çalma ve kandırma gibi, ahlaki değerlerin ya da sosyal normların ihlal edilmesiyle ortaya konulan düşmanca davranışlar mı; haset ve açgözlülük gibi karmaşık duygular mı? Zarar vermenin hayalini kurmak, yalnızca istemek de kötülük sayılabilir mi? İnsan ötekilerden başkasını, yani kendini düşman ilan edebilir mi? Nihan Kaya’nın çocukluk trajedisini işlediği ‘‘İyi Aile Yoktur’’ kitabından, psikanalitik okumalarımdan, süpervizörüm Fatma Hazal Namoğlu’ndan ve elbette kendi içsel süreçlerimden ilham alarak yazdığım bu deneme yazısı ile niyetim sorgulamaya teşvik etmektir. Nietzsche’nin hakikat arayışında sorgulamanın önemini vurguladığı gibi, iyilik denildiğinde ister sağlık çerçevesinde ruhsal bir iyi oluş halini, ister özgeciliği kastediyor olalım, hakikat arayışı olmadan gerçek bir iyilikten ve ahlaktan söz edemeyiz. Sorgulamanın ve anlayışın olmadığı yerde saygı ve sağlık değil, ancak itaat ve tutsaklık olabilir. Neredeyse hepimiz çocukken kötülüğü dışarıdan gelen, ondan korunmamızı ve ona karşı tetikte olmamızı gerektiren bir olgu olarak öğrenmişizdir. Çizgi filmlerdeki ‘‘kötü karakterler’’, haberlerdeki suçlular, toplumlardaki diktatörler zihnimizde ‘‘ötekiler’’ olarak var olurlar. Nefret ve yok etme arzusu ile hareket eden bu kişileri bizler de toplumca ‘‘ötekileştiririz’’. Ne var ki tüm bu öğretiler, yetişkinlikte bizi en yakınımızdaki kötülüğe karşı körleştirir; kendi içimizdekine. İçimizdeki yok etme arzusuna kör kalmanın bedelini ise çok ağır biçimlerde öderiz. Kendimizi salt iyi, diğer -bazılarını da- salt kötü olarak gördüğümüzde, ‘‘iyi’’ olandan gelecek kötülüğü, ‘‘kötü’’ olandaki iyiliği göremez oluruz. Tek bir hata sonucu ya kendimizi tümden kötü görme yoluyla hastalanır, ya da ötekini düşman ilan ederek güven duygusunu yitirir; bağ kurma ihtiyacından yoksun kalırız. Halbuki insan, doğumdan itibaren sevgiyle beraber saldırganlığı da içinde barındıran bir varlıktır. Bu ikiliğin reddi, dolayısıyla bir tür ‘‘iç savaş’’ yaratır. Kabul edemediğimizde; kıskançlık, açgözlülük, öfke gibi duygular yok olmaz. İçerideki savaş, en ilkel haliyle dışarıya taşar; kendimize dışarıda bir düşman oluşturmaya mecbur kalırız. Yani tüm ‘‘kötülüğü’’, yansıtma yoluyla dışarıya, ya da -aşırı derecede- bir grup insana atfederiz; Hitler’in Yahudileri ‘‘kötü’’ ilan ettiği gibi. Tarihte gaddarlığı ile nam salmış uç noktada örneklere de bakıldığında, çelişkili olarak, tüm kötülüğü toptan bir biçimde dışarıya mal etme, yani kendini tümden ‘‘iyi’’ görme durumunun; insanı ‘‘kötü’’ hale getiren, ilkel eylemlerle ve yıkımla sonuçlanan asıl mesele olduğunu görmek mümkündür. Öte yandan, farkına varılmamış, zarar vermeye dayalı arzuların muhtemel yıkımını önlemek neredeyse imkansızdır. Bu yüzden, şiddeti bireysel düzeyde önlemek, ancak kendiliği iyi-kötü ya da güçlü-zayıf, her yönüyle keşfedip kabul etmekle olur. Nihan Kaya’nın “İyi Aile Yoktur. Ya da paradoks şu ki iyi aile, ‘İyi Aile Yoktur’ düsturuyla hareket eden aile olabilir ancak.”, şeklindeki ifadesi, kuşaklar arası aktarılan istismarın ancak kabul ve farkındalık ile değişebileceğini özetler niteliktedir. Kendine karşı dürüst olma hali, erdemliliğin ön koşuludur. İnsanın kendini her parçasıyla kabulünün gerçekleşmesi için, çocuklukta da benzer bir kabulün ailedeki yetişkinler tarafından gösterilmiş olması gerekir. Bu noktada bahsi geçen gereksinim, çoğunlukla çocuğa en yakında olan, birincil bakım verenlerin tutumuyla ilişkilidir. Bir çocuk öfkelendiğinde ya da kıskandığında ebeveynleri tarafından anlaşılmaya çalışılmaz, bu duyguların engellenmesi ile ya da bu duygulardan dolayı utandırma ile karşı karşıya kalırsa, sevilebilmek için yalnızca belirli şekillerde davranması gerektiği mesajını alır. Koşullu sevgi ebeveynlere aittir, asıl çocuk, ebeveynlerini koşulsuzca sevdiği ve onlara yaşamı pahasına ihtiyaç duyduğundan, kendisini bu sevgi uğruna feda eden olur. İnsani duyguları yaşamasına izin verilmeyen çocuk, adeta bir kolu koparmışcasına gerçek bir sevgiden ve şefkatten yoksun, hiç sahip olmadığı bu sevgiyi nihayetinde kendi çocuğuna verme konusunda da sakat bırakılmıştır. Çocuk, öfkesinin kaynağını anlayamamış; bir de içindeki öfkenin sevdiklerinin yok olmasına, yani -sembolik veya gerçek bir biçimde- terk edilme ile sonuçlanacağına ikna olmuştur. Kimsenin bir türlü sevemediği ‘‘yaramaz çocukların’’ hurdacıya verilmekle tehdit edilmesi gibi, yetişkin insanların büyük bir kısmı da adeta bastırılmış bir çocuk gibi, ölüm kalım meselesiymişçesine, öfkelerini üstlenmez; tümden ‘‘iyi’’ veya haklı olmadıkça sevilebileceklerine inanmazlar. Halbuki mesele kimin iyi veya haklı olduğu değil, kişinin bulunduğu yerde nasıl hissettiği, neye ihtiyaç duyduğudur. Kendi öfkesinden korkan yetişkinler, istek ve ihtiyaçlarını hiçe sayma pahasına dışarıyı memnun etme yoluyla var olurlar. Bu, kişinin gerçekçi bir var olma halindense sahte bir uyum çabası içinde olduğu, kısır kalan bir benlik ile potansiyelini ortaya koyamadığı; adeta kendi yaşamında tutsak olduğu bir durumdur. Uyum çabası içinde yaşayan kişi itaat edeceği otorite sahibi bir başkasına derin bir ihtiyaç duyar. Kandırıldığı, zarar gördüğü yerleri terk etmez, böylece kendini gerçek anlamda tehlikeye mahkum etmiş olur. Oysa zarar verene duyulan öfke sıklıkla kişiye sınır konulması, kendiliğin korunması gerektiği mesajını iletir. İfade edilemeyen, dışarıya sağlıklı bir biçimde çıkamayan öfke ise, nihayetinde kişinin kendisine yönelir, bunalıma dönüşür. Bu yüzden intihar, sıklıkla kişinin öfkeyi en uç noktada kendine yönelttiği, yok etme istediğini kendi yaşamını sonlandırarak eyleme döktüğü şeklinde değerlendirilir. Bazı durumlarda ise, çocuklukta yine tümüyle kabul edilmeme durumundan ileri gelen, ebeveynler tarafından -terbiye adı altında- bastırılmış olan, yıkımla ilişkili duyguların dışarıya yönelimi gerçekleşir. Bu defa yetişkin bireyin korktuğu, kendisininkinden ziyade diğerlerinin hiddetidir. Ötekiler fesattır, tehlikelidir. Bu durumda kişi kendini onlardan korumalı, korkulacak kişilere karşı önlemler almalı, gerekirse saldırmaya hazır olmalıdır. Böylece özünde korku içinde yaşayan kimse, ötekilere kötülük ederek kendini, ya da daha doğrusu öfkesinin asıl muhatabını, yani ebeveynlerini koruma altına alır. Her iki durumda da öfke asıl muhatabından şaşmış, kişinin kendisine ya da ölçüsüz bir biçimde çevresinde bulunan insanlara yönelmiştir. Ailesine toz kondurmayan, çocukluk temelli öfkeyi ve acıyı halı altına süpüren kişi -ister kendisine ister çevreye zarar veriyor olsun- hala ana-babasının öğütlediği biçimde uslu bir çocuk olmaya çalışan, zaman zaman yaramazlık yapan, fakat nihayetinde onlara korkuyla bağlı olan; yani aslında büyümek istemeyen kişidir. Çocuklarının öfkesine tahammül edemeyen ebeveynler aslında kendi çocukluklarının bir tekrarı olarak, öfkelerinin asıl muhatabını tayin edemedikleri ve onu sahiplenmedikleri için ‘‘yaramazlık’’ yapan çocuğu; evlatlarını ‘‘kötü’’ bellemektedirler. Oysa çocuk, ebeveynin işine yarama, onları rahat ettirme gayesi ile dünyaya gelmez. Nihan Kaya’nın da vurguladığı gibi; rahat ettirmek, akıllı ve uysal bir biçimde davranmak, yani kelimenin tam anlamıyla ‘‘uslu olmak’’ asıl yetişkin olan ebeveynin çocuğa karşı sorumluluğudur. Çocuğun gayesi bakım gördüğü yerden aldığı güvenle kendini tanımak, yaşamı ve insan olmayı yalnızca olduğu gibi deneyimlemek olmalıdır. Bu noktada vurgulamak istediğim, aileden ayrışma ile mümkün olan, yaşamı insanın kendi bakış açısından, mümkün olduğunca -salt- bir biçimde yaşayabilme özgürlüğüdür. Yani -sade-ce, kişinin ötekilerin baskısı altında kalmadan, kendi değerlerine uyumlu şekilde yaşayabilme özgürlüğü, gerçek anlamda bir yaşam doyumu sağlayabilir. ‘‘Elalem ne der?’’ kaygısı toplum ve aile tarafından bireylere çeşitli yollarla aşılansa da, kendine-anlamlı bir yaşam gayesi inşa etmek kendini tanımakla ve kısmen köklerinden vazgeçmek ile mümkün olabilir. İnsanın halleri iyi-kötü, güzel-çirkin veya güçlü-güçsüz olarak ikiye (ana-babaya) ayrılamayacak kadar çok boyutlu; sabit yargılarla açıklanamayacak kadar karmaşık ve değişime açıktır. Bu yüzden, insanın kendini tanıma; kendi değerlerini oluşturma uğraşısı yaşam boyu devam eder. Klişe fakat geçerli bir tabirle yaşam; kendini bulmak için çıkılan bir yolculukta, arayışın ta kendisidir. Yolculukta bulunanlar kimi zaman hoşa gitmese de, bir bütünün parçaları olmaya devam ederler. Kişiliğin, deneyimlerin, seçimlerin bütünlüklü, yani kendiliğe uyumlu bir hale gelmesi, psikolojik sağlığın göstergesidir. Ötekine ya da kendine zararlı bir yaşam sürmeyen, sağlıklı (bütünlüklü) bireylerden oluşan toplumlar, -hoşa gitmeyenler de dahil- kişilerin kendilerine dair olan tüm parçalarının mesuliyetini almasıyla inşa edilebilir. Eski çağlardan beri insanlık kötü olanı dışsallaştırmaya meyillidir. ‘‘Şeytan dürtmesi’’, ‘‘şeytana uymak’’, ya da ‘‘Şeytan diyor ki…’’ gibi deyimler içerideki hiddeti üstlenmeyerek bir başkasını suçlama eğiliminin en basit örnekleridir. Fakat artık biliyoruz ki, kötülük olarak adlandırdığımız ötekine zarar verme eğilimleri -her kişilik özelliği için geçerli olduğu gibi- az ya da çok derecede, her insanda bulunur. Psikolojide ‘‘Karanlık Triad’’ insan kişiliğinin ‘‘karanlık’’ yönlerini üç ayrı boyutta ele alır: Narsisizm, Makyavelizm ve psikopati. Narsisizm, insanın kendini diğerlerinden üstün ve önemli olarak gördüğü çarpıtılmış bir algıya; gösteriş ihtiyacına; kendini hak sahibi ve otorite olarak görmeye işaret eder. Makyavelizm, diğer insanları kişisel çıkarlar için bir araç olarak görmeyi; güç ve statüyü elde etme uğraşısını; manipülatif eğilimleri ve hilekarlığı içerir. Psikopati ise yapay bir cazibenin ve üstünlük duygularının eşlik ettiği manipülatif eylemleri; empatiden ve merhametten yoksun bir katılığı; dürtüsel, sorumsuz ve heyecan arayışı içinde istikrarsız bir yaşam biçimini belirtir. Üç kavramın ortak noktası genel bir tabirle birlik olma duygusundan ve paylaşımdan yoksun olma halidir. Kişilerin ötekilerle paylaşmakta ya da ötekilere vermekte zorlandığı her ne olursa olsun (para, zaman, şefkat, dikkat…), açgözlülük söz konusu olduğunda çocuksu hatta bebeksi psikolojik mekanizmalar işlev görmektedir. Çocuk ya da bebek konumu gereği almaya eğilimlidir, açtır. Bakıma ve dikkatlerin üzerinde olmasına ihtiyaç duyar; büyümek için ötekinin ona vereceklerine muhtaç bir haldedir. Bu yüzden de bir bebeğin açgözlülüğü, özünde sevgiye duyulan bir iştahı ifade eder. Winnicott (1950) bir bebekte sevgi açlığının beraberinde gelen saldırganlığı da vurgular, ancak bu saldırganlığı yetişkinin saldırganlığından farklı olarak, zarar verme amacı gütmeyen potansiyel bir yaşam enerjisi olarak tanımlar. Çocuğun saldırganlığı anlaşılmaz ve duygusal ihtiyacı yeterince karşılanmazsa, saldırganlığın sevgiyle birleşmesi mümkün olmaz. Böylece yetişkinlikte kişiliğin karanlık yönleri uç noktalara evrilir ve gerçek anlamda bir saldırganlıkla ya da saldırganlara itaatle sonuçlanır. Özünde sevgi ve bakıma duyulan bir açgözlülük, çıkarları uğruna diğer insanların yıkımına yol açan bireylerin ‘‘kötülüğünde’’ vücut bulmuş olur. Bir çocuğun ‘‘yaramazlığı’’ da, bir yetişkinin saldırganlığı da karşılanmayan ihtiyaçlara yönelik yardım çığlıklarıdır. Bu yüzden insanın karanlık yönleri olarak bahsi geçen tüm kavramlar, içeride eksik kalanı tamamlama ve açlığı dindirme uğraşısı ile kendini gösterir. Ne var ki, paranın, statünün, yemenin/içmenin veya gösterişin hiçbir türlüsü kişileri doyurmaya yetmez. Aksine, yüzeyde olan beslendikçe, derinde olanın iştahı artar. Nihan Kaya’nın ifadesiyle ‘‘şekil için özü kurban etme’’ yoluyla insan kendini tüm gerçekliğiyle ortaya koyamadığı bir yaşam sürmüş olur. Oysa kendi gerçeğini yaşamak, kişinin kim olduğu ve nasıl bir yaşam süreceği konusunda kendi sınırlarını belirlemesi ile olur. Sınırlar sağlıklı bir biçimde var olduğunda, ötekine itaat de, saldırganlık da vuku bulmaz. Kişi dışarıdaki ‘‘kötülüğe’’ karşı bir çocuk gibi savunmasız kalmadığı gibi, ötekileri sömürmenin içerideki boşluğu dolduramayacağının farkındadır. Zara veren noktada durmayı, yani sınırlarını bilir. Psikoterapi çocuksu kalan, kişinin kendisine ve ötekilere zarar veren eğilimlerinin anlaşılması, kabulü ve nihayetinde değişimi için en etkili yoldur. Terapist kendi kimliğini saklı tutar, sınırlı bir süre ve sıklıkta seansları sürdürür, tavsiye vermekten kaçınır ve kişinin yaşam şekline müdahale etmeden saygı duyar; yani bireye sınırları deneyim yoluyla öğretir. Saldırganlık ve eksiklik terapist tarafından yargısız bir kabul ile karşılandığında, kişilerin de kendini kabulü mümkün olur. Aynı yaşamın en başında mahrum kalınan yerde olduğu gibi, yine bir ilişki insanı ‘‘iyileştiren’’ olur. Saldırganlık sevgiyle, kişi kendisiyle bütünleşir. Büyüyen bir ağacın dallarının yumuşak, köklerinin sağlam olması; can taşıması gibi, ikiliğin kabulü insanı yetiştirir.   Klinik Psikolog Necla Cemre Burel, 2024  

Leave a Reply